AKHİSAR KULİS HABER

KUSHIMOTO

KUSHIMOTO
Melda Aslı( meldaasli@akhisarkulishaber.com )
Melda Aslı’nın kaleminden “Başka Açıdan” adlı fark yaratan yazıları her Pazartesi akhisarkulishaber.com’da.
18 Ekim 2021 - 6:38

Seyahat etmeyi çoğumuz severiz. Yeni yerler görmek; yeni insanlar, kültürler tanımak ufkumuzu açar. Benim de yıllardır en çok görmek istediğim yerlerden biri Panama Kanalı idi. İki okyanusun birleştiği ve mühendislik harikası bu kanal, dünyanın en görülesi yeri idi benim için. Ve bundan yaklaşık 3 yıl kadar önce Kolombiya’dan başlayan ve Panama’da biten bir yolculuk planlama şansına sahip oldum. Kolombiya ve Panama ile ilgili ayrıca yazı yazmayı düşünüyorum. Şu an bahsetmek istediğim konu ise, daha başka. Kolombiya’daki gezimi tamamlayıp Panama’ya gitmek

İçin havalimanında beklerken, retro renklerde Türk Hava Yolları uçağını gördüm. Bu son yıllarda görmeye alışkın olduğum uçaklarımızdan farklıydı. Uçağa bindiğimde ise, ekipte başka bir heyecan, başka bir enerji sezinlememek mümkün değildi. Bir farklılık vardı. Kabin memurlarına sorduğumda bu uçağın tarihte özel bir yeri olduğundan ve o uçuşa denk gelmenin çok özel bir tesadüf olduğundan bahsedildi. Tabii böyle güzel bir anıyı kaçırmak istemedim ve hemen bir fotoğraf çektirdim. Türkiye’ye döner dönmez de bu konuyu araştırmaya karar verdim. Okudukça, araştırdıkça, birbiriyle bağlantılı hikayeleri öğrendikçe hem çok duygulandım hem de bu güzel olayları önceden bilmediğim için hayıflandım. Önümüzdeki haftalarda da şanlı tarihimizde yeri olan bu güzel anıyı süzgecimde kalanlarla sizlere aktarmak istiyorum:

3f2b95d3-7d65-49ab-ab5e-18f083aee470

Yıl 1887… O dönemin Japon İmparatoru Meiji, Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e  prens amcası ve yengesi ile armağanlar gönderir. Çok büyük bir sevgi ile karşılanır, misafir edilip uğurlanır Japonlar. Bizim de karşılık vermemiz, armağan göndermemiz gerekiyordur. İyi de, nasıl gönderilir? Japonya, dünyanın öbür ucu..Ve biz 1880 yılına kadar hiç okyanusa açılmamışız.

Karar verilir. Armağanlar deniz yoluyla gidecektir. Dönemin Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, bu görev ile görevlendirilir. Hangi geminin gönderileceği konusunda herkesi alır bir merak. Çünkü II.Abdülhamit döneminde donanma vahim durumdadır. II.Abdülhamit, amcası Abdülaziz’in aksine donanmaya hiç önem vermez. Bunda amcasının yaşadığı tahttan indirilme olayının kendi başına da gelebileceği korkusunun etkili olduğu bilinmektedir. Donanma Haliç’te mahkumdur, çürümektedir. Oysa Japonya’ya gidilecektir. Hasan Hüsnü Paşa’yı zor bir karar bekler ve nihayet kararını açıklar: “ Ertuğrul Fırkateyni gidecek! ”

Denizciler arasında bir söylenti sürer gider. Ertuğrul Fırkateyni tam 11 yıldır Haliç’te bağlı, yerinden kıpırdamamış, gövdesi midyeler bağlamış, onarılmadık yeri kalmamış, üç direkli, ahşap, küçük bir de kazanı olan fırkateyndir. Başka gemiler gitsin diye sızlanırlar. Hasan Hüsnü Paşa da bu görev için Kaptan Ali Bey’i uygun görür. Kaptan Ali Bey, bilgili, deneyimli bir kaptandır ve Ertuğrul Fırkateyni’nin durumu ortadadır. Bu fikre itiraz edecek olur; ancak Bahriye Nazırı durumu açıklar.  Sahip olduğumuz diğer gemiler, duman gücüyle yol almaktadır. Oysa donanmanın elinde çok az kömür vardır. Yapılan plana göre sahip olunan az miktardaki bu kömür, yolculuk esnasında limanlara girerken ve limanlardan çıkarken kazan yakılarak kullanılacak, duman tüttürülecek, düdük öttürülecek, Osmanlı Denizciliği’nin şanı yürütülecek; ancak kıyı görünmez olduğunda hemen kazan söndürülecek yelken açılarak gidilecektir. Kaptan şaşırır, bunca yol yelken açılarak mı gidilecek? Ne yazık ki, evet. Çünkü bizim kömür alacak paramız yoktur. Ve diğer gemilerimiz sadece kömür yakılarak buhar gücüyle yol almaktadır. Ertuğrul hem yelkeni olan, hem de küçük kazanı olan tek gemimizdir. Kaptan Ali Bey, kutsal, zor görevi üstlenir. Tersaneye giderek kendisiyle yola çıkmak isteyen gönüllü gemicileri de alır yanına. Gemi hurdadır, eskidir, bir yandan yolculuk edilecek diğer bir yandan da geminin içinde bir nevi tersane kurulacak, tamirat yapılacaktır. 40 tersane çalışanı geminin ambarına girer.

14 Temmuz 1889’da Haliç’ten, marşlarla, türkülerle, besmelelerle tam 609 askerle Ertuğrul uğurlanır. Kaptan Ali Bey önderliğinde usta denizciler ve yetişmek üzere donanma öğrencileriyle çıkarlar yola. Başka bir geminin 3-3,5 ayda alabileceği yolu Ertuğrul, tam 11 ayda tamamlar. Yelkeninde yamanmadık yer kalmamış, güvertesi tahta parçalar çakılı bu gemiyi Yokohama Limanı’nda Japonlar büyük bir sevgi ile karşılar. Bu gemi ile oralara kadar gitmek büyük bir mucizedir.

Tokyo’ya gidilir. İmparator Meiji, Türk amiralini görkemli bir şekilde karşılar. II.Abdülhamit’in armağanları imparatora takdim edilir. Görev tamamlanır ve dönme günü gelir çatar. Japonlar, yeni bir gemi vermeyi teklif eder; ancak kaptan gururludur, kabul etmez. “Buraya bu gemi ile gelebilmeniz bir mucizeydi; ancak mucizeler bir kez yaşanır! Bari bekleyin 2 ay, Japonya’da fırtına mevsimidir. Tayfunlar gelir okyanusta birbiri ardına. Biz bu havada balık avlamak için kayık bile göndermeyiz, gitmeyin!” derler. Bu kötü bir haberdir. 2 ay daha geç yola çıkmak demek, yolculuk esnasında erzakları 2 ay erken bitirmek demektir ve bu teklif de nazikçe reddedilir. Bir çözüm yolu bulmaya çalışırlar. Borç istemeyi teklif eder bir gemici. Onu da kabul etmez Kaptan Ali Bey. “ Bu, okyanustan daha tehlikelidir, ben bunca yolu buralara dilenmek için gelmedim ve bu millet, hiçbir zaman kapılarda dilenci olarak anılmayacak ” der. Japonlar karşılarında gururlu, onurlu bir millet olduğunu farkederler, tıpkı kendileri gibi, artık ısrar etmezler.

16 Eylül 1890 günü Ertuğrul, kıyıda Japonların hüzünlü el sallayışı ile ayrılır limandan. Geri dönüş gününün henüz 4. gününde Ertuğrul, kendini büyük bir fırtınanın içinde bulur. 10-15 metreyi bulur dalganın boyu. Geminin ambarındaki işçiler yetişemez. Ha bire su alır, nereyi yamasalar başka yerden patlak verir fırkateyn. Durmadan çalışır çabalarken denizciler, ambarın merdiveninde Kaptan Ali Bey’i görürler, üstünde apoletli, sırmalı büyük üniforması ile. Donar kalırlar. Çıt çıkmaz! Kimi elindeki ahşap parçasını, kimi çivileri düşürür yere. Çünkü kaptanlar büyük üniformalarını giyiyorlarsa ya bir limana giriyorlardır ya da limandan ayrılıyorlardır. Eğer denizin ortasındaysa bir gemi ve büyük üniformasını giymişse bir kaptan…Bunun bir tek anlamı vardır.

Hüzün çöker herkese. Konuşmadan anlarlar durumu. Önce itiraz eder emekçiler, “Dayanabiliriz.” derler. Kaptan direğin kırıldığını söyler. Yukarıdaki üç direk, aşağıdaki omurgaya bağlıdır ve bunlardan biri zarar gördüğünde denge bozulur, gemi batar. 

Kaptan” hakkınızı helal edin” der, helalleşirler.  Artık herkes kendi başının çaresine bakacaktır ve denizciler anlar ki, bunca zaman ambarda kendi mezarlarını çakmışlardır. Çıkarken ambarın merdivenlerinden kaptan, güverteden bir ses gelir, bir işçi koşarak “ Ali Bey, Ali Bey, koşun!” der. Bir fener görmüştür işçi, bir ışık, bir umut. Bakarlar, gerçekten bir fener. Bir mucize…Hani, mucizeler bir kez olurdu?

Kıyıya varmak ister kaptan. Kazanı yakarlar elde avuçta ne varsa. Sandalyeleri, kapıları, masaları elden ele kazana atarlar. Öyle ki, parmakları kopma pahasına güverte tahtalarını sökerler, hatta memleketteki sevdiceklerine aldıkları Japon ipeğinden kumaşlarına kadar ne varsa atarlar kazana. Yeter ki, varsınlar kıyıya. Ama ne mümkün… Pasifik Okyanusu’nun azgın dalgaları müsaade etmez ve Ertuğrul Fırkateyni o gece okyanusun soğuk sularında parçalanır. 526 mürettebat şehit olur. (13 kişi Japonya’dayken koleradan ölmüştür.) Sadece 69 yaralı gemici yüzerek kıyıya gelebilir ve Kushimato’daki fenere sığınırlar.  Fakir bir balıkçı kasabasındaki bu insanlar, dillerini bilmedikleri, bizim  insanlarımızı alır, bağrına basar. Gece boyu dalgalarla boğuşan, donmak üzere olan gemicileri ısıtmaya gayret ederler. Yakacak, ısıtacak bir şey  bulamazlar da üstlerindeki kıyafeti çıkarıp bedenlerine sarar sarmalar, hayatta tutmaya çalışırlar. Ertuğrul’dan geriye kalan gazilerimize ellerinde ne varsa verirler yarınki öğünlerini düşünmeden.

Bu elim kazadan ancak 3 gün sonra İstanbul’a haber gider.

Japonya İmparatoru olayı duyunca çok üzülür ve iyileşen gazi denizcilerimizi iki gemi ile İstanbul’a ulaştırır. Kushimoto’da şehit olan gemicilerimiz anısına ise, bir anıt mezar yaptırır. Her 10 yılda bir tören düzenlenir. O mezarın bakımı yine orada yaşayan bölge halkı tarafından yapılır. Ayrıca bir müze de kurulur.

Tarihimizde hüzün ve acıyı barındıran bu olay, bayrağında güneş olan bir millet ile bayrağında ay yıldız olan bir başka milletin yıllarca sürecek duygu birlikteliğinin kurulmasına neden olur. 

Sevgiyle kalın!

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Copyright © 2020 Tüm Hakları Saklıdır. Akhisar Kulis Haber Sitesinde yer alan tüm eserler (yazı, resim, görüntü, fotoğraf, video,vb.) kaynak gösterilmeksizin kullanılamaz.